Bir yıldız böceği kendini dikkatle izleyenlere binlerce yıl gerçek bir yıldız gibi görünebilir mi?
Elbette hayır, çünkü ancak birbirine yakın olanlar (geçici olarak) birbirini taklit edebilirler.. Bir albay bir generali taklid edebilir ama bunu bir çobanın denemesi durumunda yapmacık ve sahte tavırları dikkatli bakışlardan kaçamayacak ve sahtekâr çobanın rezil ve rüsva olmasına neden olacaktır.
Hz. Muhammed (sav) hayatı boyunca dost ve düşmanları tarafından dikkatlice izlenmiştir. Hatta vefatından sonra da -1400 yıldır- hayatı kesintisiz olarak incelenmeye devam etmektedir.
Daha önce bu incelemeyi yapan Batılı fikir adamlarından biri olan Fransız Tarihçisi Alphonse Marie Louis de Lamartine şöyle diyor:
“Şayet
-gayenin büyüklüğü,
-vasıtaların küçüklüğü ve
-neticenin azameti/büyüklüğü insan dehasının üç ölçüsü ise, modern tarihin en büyük şahsiyetlerini bile Hz. Muhammed’le kıyaslamaya kim cesaret edebilir! O şahsiyetlerin en meşhurları ancak maddi kuvvetler kurdular. Hâlbuki Hz. Muhammed maddi kuvveti olmaksızın; orduları, hukuk sistemlerini, imparatorlukları, kavimleri, hanedanları ve dünyanın üçte biri üzerindeki milyonlarca insanı harekete geçirdi. İnsan büyüklüğü hangi ölçüyle ölçülürse ölçülsün acaba ondan daha büyük bir insan bulunur mu?”
Görüldüğü üzere Louis de Lamartine -diğer yüzlerce batılı filozof gibi- Hz. Muhammed’in (sav) yaşadığı dönemin sosyolojik şartları, insanlığa davetini ve vahşi kavimlerin zihinlerinde yaptığı eşsiz tesiri inceleyerek hayranlığını dile getirmiştir.
Rabbimizi bize tanıtan üç büyük öğretmenimiz vardır.
Bunlardan biri bütün yaratılış harikaları ile beraber kainat/evren,
biri 40 yönü ile mucize olan ve kainatı okuma kılavuzumuz olan Kur’an-ı Kerim
diğeri ise dost ve düşmanın tasdiki ile hakikat ve bilgelik semasının en görkemli kartalı ve peygamberlik zincirinin en parlak yıldızı olan efendimiz Muhammed’i (sav)’dir.
Onu (sav) daha iyi tanıma yolculuğumuza içinde yaşadığı toplumu ve sosyolojiyi inceleyerek başlayacağız.
Bu yolculukta ilk durağımız, İslam öncesi Arap sosyolojisinin en önemli ticarî ve edebî faaliyetlerinin gerçekleştirildiği panayırlar olacak. Bu panayırlar Arap yarımadasının dört bir yanına yayılmıştır. Ancak en önemli panayır Mekke’nin güneydoğusunda Taif yolunda kurulan ve Hz. Muhammed’in (sav) peygamberlikten önce katıldığı Ukaz Panayırıdır.
UKAZ PANAYIRI
İslam öncesi Arap toplumunda dinin sosyal hayata etkisi çok azdı. Cahiliye Arapları basitçe yüce Tanrı’ya ve onun şefaatçi kızları olan el-Lat, el Menat ve el- Uzza’ya inanıyorlardı. Bununla birlikte her kabilenin kendine özel şans ve bereket getiren ve yardım eden bir putu vardı. Araplar bu putlar dışında değişik şekillerdeki kayalar ve ağaçlara da tapıyorlardı. (1) Bazen yolculuklar sırasında şans getirmesi için kendilerine hamur ve şekerden putlar yaptıkları ve acıkınca bu putları yedikleri nakledilmiştir. Arap kabileleri arasında siyasi bir birlik ve otorite olmadığı için Arabistan’ın her tarafına nüfuz edebilen bir hukuk ve ahlak anlayışları yoktu. İslam öncesi inançları ciddi bir hukuk ve ahlak gelişimini sağlamamıştır. Cinayet, hırsızlık, gasp vb. suçlar için mağdurun akrabalarının intikam alması dışında bir ceza öngörülmüyordu. (kaynak?)
Sıradan bir Bedevi (çöl arabı) gerçek dindarlık hakkında hiçbir şey bilmezdi. Bir defasında babasının intikamını almak için putların yardımına başvuran muğire, fal oklarında intikamdan vazgeçmesi seçeneği çıkınca fal oklarını bir kenara atarak puta ‘’eğer öldürülen senin baban olsaydı intikam almadan durabilir miydin?’’ diye çıkışmıştı. İşta Bedeviler için dinin ve gerçek dindarlığın sınırları buraya kadardı….Ancak Bedeviler dinlerini ciddiye almasalar da pragmatik faydalarının farkındaydılar. Arabistan’da tarıma elverişli arazilerin kısıtlı olduğu için tarım ve hayvancılık yetersizdi. Asıl geçim kaynakları ticaretti. Hindistan ve Doğu Afrika ülkelerinden Yemen’e gelen mallar Arap kabileleri aracılığıyla Mısır, Suriye ve Irak bölgesine taşınıyordu. (2)
İşte İslam öncesi Arapların dini inançları tam olarak burada devreye girmekteydi. Araplar bazı zevk ve arzularını terk etmek zorunda kalsalar dahi, hac merasimi ve savaşın yasak olduğu dört haram ay, onlara huzur ve esenlik veriyordu. Savaşmanın haram olduğu bu aylarda kurulan panayırlar, kabileler arasında güvenle görüşmenin mümkün olduğu yeğanemekanlardı. Bu panayırlar güvenli ticaret imkanı sunarak maddî çıkar ve itibar kazandırıyordu. (3)
Arabistan’ın dört bir yanında Dumetu’l Cendel Pazarı, Muşakkar Panayırı, SuharPanayırı, Deba Panayırı, Şıhr Panayırı, Aden Panayırı, Sana Panayırı, Rabiye Panayırı gibi birçok panayır kuruluyordu. Bunların arasında en büyük ve meşhur panayır UkazPanayırı’ydı. Mekke’nin güneydoğusunda Tâif ile Nahle arasındaki Ukâz’da kurulurdu. Ukâztaşlık alanlarla su kaynaklarının bulunduğu geniş bir vadidir. İnsanların burada toplanıp alışveriş yapmaları, başta şiir olmak üzere yarışmalar düzenlemeleri, kendileri ve kabilelerinin şerefi uğrunda birbirleriyle mücadele etmelerinden dolayı bu adı alan UkâzMekke’ye 30, Tâif’e 15 mil uzaklıktadır. (4)
Ukaz Panayırı Zilkade hilalinin doğduğu sabah açılır ve yirmi gün devam ederdi. Araplar haram aylarda savaşmadıkları için Ukaz’da çok büyük güvenlik kuvvetleri bulunmazdı. (5) Ancak fidye veya intikam için kaçırılma ve gasp edilme riskinden dolayı Ukaz Pnayırı’nakatılan Kabilelerin eşrafı (önemli kişiler) kimliklerini gizlerlerdi. Çevre ülkelerin hükümdarları mallarını ve mahsüllerini satılmak üzere Ukaz’a gönderirlerdi.
Ukaz Panayırı’nda açık artırma usulü uygulanırdı. Bu uygulama diğer panayırlarda bulunmazdı. Ukaz’în diğer bir özelliği ise zamanın Yemen hükümdarı buraya, satılmak üzere çok iyi vasıflı bir kılıç, güzel bir elbise ve iyi sürat yapan mükemmel bir at göndererek“Arapların en asilinin alması gereken şey budur” diye ilan ettirirdi. Hükümdarın amacı Arapların arasında güçlü ve soylu kimseleri tanıyarak müttefikler edinmekti. (6)
Arapların Cahiliyede en meşhur ve yaygın geleneği olan intikam alma geleneği için Ukazpanayırının açılışını bekleniyordu. İntikam alacağı kişiyi bulamayanlar onu Ukaz’da arar bulurdu. Kimin yakınlarından biri bir kabile baskınında esir alınıp köleleştirildiyse, Ukaz’daonu fidye ile kurtarmaya gelirdi. (7) Yapacağı şeyin bütün Araplar tarafından bilinmesini isteyenler onu Ukaz’da yapardı. Çünkü Arabistan’ın her bölgesindeki tacirler kendi bölgeleri veya yakın bölgelere katılırdı. Ancak tüm bölgeler ve asillerin katıldığı yegane panayır, UkazPanayırı’ydı. (8)
Araplar için övünme ve kibirlenme en belirgin karakteristik özellikti. Ukaz’da şairlerin karşılıklı övünme (mufahara) geleneğini uygulamaları için kürsüler kurulurdu. Bazıları ise kürsü olarak develeri kullanır ve onların üzerinde şiirler ve konuşmalar (hutbe) yaparlardı. Söz alan şairler en keskin ve akıcı ifadelerle intikam lezzetini tasvir eder, cömertlik ve cesaretini anlatır, kendi kabilelerini över ve düşman kabileleri hicv ederlerdi. Bu şekilde kendilerini zorlu doğa şartlarında hayatta tutan kabilelerine minnetlerini sunarak bağlılıklarını pekiştirirlerdi. Şiir ve hitap (hutbe) alanındaki yarışmalarda başarılı olan şairler kabilelerine şan ve şeref katarlardı. Diğer kabileler de bu şairleri tebrik etmek ve dostluk kurarak hicivlerinden korunabilmek için onlara çeşitli hediyeler verirlerdi.
Nâbiğatü’z- Zübyani (535- 604) henüz hayattayken, Ukaz’da kırmızı deriden bir kubbe içinde bir kürsü üzerinde oturur ve şairler Ukaz’da ona gelip şiirlerini takdim ederlerdi. O da güvenilen bir hakem olarak bu şiirlerden en fazla beğendiğini birinci ilan ederdi. (9)
Kabeye asılan Muallakatı Seba Şiiirleri
Cahiliye Arapları için şiir ve belağat yani güzel söz söyleme sanatı en önemli sanat türüydü.Kendilerini şiirle tanıtır, şiirle övünür ve eleştiride bulunurlardı. Şairler içinden çıktıkları kabilenin hasletlerini temsil ederler ve bu hasletleri akılda kalıcı bir şekilde ifade ederlerdi. Büyük şairlere sahip kabileler yüzyıllar boyunca şairlerinin şiirlerini ezberlemek suretiyle muhafaza ederler ve bu hasletlerle övünürlerdi. Öyle ki, bir kabilede iyi bir şair yetiştiğinde kabile bununla övünür. Diğer kabileler ise şairin hicvinden korunmak ve dostluk temin etmek için şairi ve kabilesini tebrik ederler, ziyafetler verilir ve eğlenceler düzenlenirdi. Bir kabilenin kendilerini tanıtan ve temsil eden iyi bir şairinin olmaması utanç ve ayıplanma nedeniydi. Çünkü Cahiliye Arapları için şairler toplumun en akıllı ve değerli insanlarıydı. Şairler gelişmiş topluluklardaki filozoflara denk görülürlerdi. Şairler kabilelerinin sözcüleri olarak diplomatik görüşmelere katılırlardı. (10)
Kabileler arası savaşlarda önce şairlerin meydana çıkarak kendi kabilelerini öven, savaşta sebat gösterme ve dayanışmaya davet eden şiirler okuması önemli bir gelenekti. Kendi kabilelerini medh ve düşman kabileyi hicv eden şiirlerin okuması savaşın kendisi kadar önemli bir olguydu. Yetenekli ve üstün şairlere sahip olmayı kabilelerin gücünü ve itibarını ortaya koyan bir ölçüt olarak görüyorlardı.(11) Şiir alanındaki bu kıyasıya rekabeti, Araplar kabilelerinin kendi aralarında veya komşu ülkelerle yapılan savaşları ‘’Eyyam’ul Arab’’ adını verdikleri eserlerde kayıt altına almışlardır. Araplar bu şiirleri nesilden nesile sözlü gelenekle aktararak korumuşlardır.(12)
Şiirin Cahiliye toplumundaki yeri o kadar önemlidir ki, Araplar, Muallakat-ı Seb’a (Yedi Askı) denilen, en meşhur şairlerin şiirlerini altın suyu ile yazarak kutsal kabul ettikleriKabe’nin duvarına asıyorlardı. Hatta bazıları putlarla beraber Kabe’nin duvarına asılı olan şiirlere de secde ediyorlardı.(13)
İşte Arap sosyal hayatının en canlı noktası olan panayırlarda, Arap şiirinin en büyük temsilcilerinin karşısına çıkan Hz. Muhammed (sav); “De ki: Yemin ederim! Eğer insanlar ve cinler, bu Kur’ân’ın benzerini yapmak için bir araya toplansalar, hatta birbirlerine destek olup güçlerini birleştirseler bile, yine de onun gibi bir Kitap meydana getiremezler.” (İsra, 17/88) ayetini söyleyerek/okuyarak tüm inkarcılara meydan okudu. Buna karşılık inkarcılar sadece iftira ve çarpıtma yolunu tutarak “Bu Kuran’ı dinlemeyin! Okunurken gürültü yapın, belki galip gelirsiniz” (Fussılet, 41/26) dediler.
Kabe’nin duvarlarına asılan Muallakatı seb’anın şairlerinden 6’sı Hz. Muhammed’in davetinden önce ölmüşlerdi. Bunlar arasında sadece Lebid bin Rebia, hz. Muhammed’in davetini duydu ve iman etti. Bir dahaki yazımızda ele alacağımız üzere onlarca farklı kabileden şairin iman ederek Kur’an-ı Kerım’e teslim olması, Kur’an-ı kerim’in Arap şiirini nasıl aciz bıraktığına yeterli delili içermektedir. (14)
Peki, secde edilen 7 şiiri yazan şairlerden biri Lebid-bin Rebia, Hz Muhammed’e (sav) ve Kuran-ı Kerim’in Allah kelami olduğuna iman ederken kabilelerin reislerini ve diğer üyeleriniimandan uzak tutan neydi?
Bir sonra ki yazı ve videomuzun konusu bu olacak: ASABİYET…
1. (Lapidus, İslam Tarihi, syf. 50)
2. (010) Fayda, Mustafa, “Bedevî”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1992, V, 311-317.
3. Bk. Wellhausen, Reste Arabischen Heidentums, Berlin 1897, s.88 vd.
4.Sarıcık, Murat; CAHİLİYE DÖNEMİNDE ARAP YARIMADASI PANAYIRLARI, Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi Yıl: 2013/2, Sayı: 31
5.Kettani, II, 379; Canan, İbrahim, Kütüb-i Sitte, I- XVIII, Akçağ Yayınları, İstanbul ty, II, 185.
6.Hamidullah, II, 1005; (Merzûki’, II, syf 165)
7. Mahmud Esad, s. 208; Corci Zeydan, Medeniyet-i İslamiye Tarihi, I- IV, terc., Zeki Meğamiz, Doğan Güneş Yayınları, İstanbul 1971, I, 30
8.Hamidullah, II, 1005; (Merzûki’, II, syf 165)
9. Mahmud Esad, s. 208- 209.
10. (ÖZCAN, Halil. “Lebîd b. Rabî‟a (m.s. 560–661) ve Muallakası,” Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi. 23 (2010/Ocak-Hazrian), 84-86)
11. (bkz. et-Tûfî, Süleyman b. Abdi’l-Kavî, el-İksîr fî İlmi’t-Tefsîr (neşr. Abdulkadir Huseyn), Mektebetu’lÂdâb, 1977, s. 54,)
12. (bkz. Kapar, “Eyyâmu’l-Arab”, DA, XII, 14)
13. Mustafa Sadık er-Rafi’\’, Tarihu Adabi’I-Arab, Daru’l-Kitabi’l-Arab\’, 4. Bsk., Beyrut, 1974, c. 3, s. 183.
14. bkz. Dayf, Şevkî, Tarih fi’l-Edebi’l-Arabî; el-Cumahî, İbn Sellâm, Tabakatâtu Fuhûli’i-Şuarâ, neşr. M. Şakir, I-II, Kahire, 1953.