Gayelilik ve Tesadüf

Bütün kâinatın anlaşılması ve izahı, bu iki sihirli kelimede gizlidir; Gayelilik ve tesadüf.

Bütün kâinatın anlaşılması ve izahı, bu iki sihirli kelimede gizlidir; Gayelilik ve tesadüf. Yani, bu kâinattaki varlıklar, belirli bir plâna ve gayeye göre mi şekillendirilmişlerdir, yoksa şans eseri tesadüfen mi ortaya çıkmışlardır?

Bu iki sihirli kelimedeki mânâyı anlama gayretleri, insanlık tarihi kadar eskidir. Bütün felsefî düşünce ve gayretler, bu manaları açıklamaya yönelik olmuştur. Her bir varlık, her bir canlı ve özellikle insan için bu iki kelimenin ifade ettiği manalar ortaya konmaya çalışılmıştır. Söz gelişi, güneşin orada, yer kürenin burada bulunuşu ve belli bir süratle dönmeleri, gayeli bir davranış mıdır? Plânlanmış bir hareket midir? Yoksa, gelişigüzelliğin bir sonucu mudur? Yer yüzünün hükümranı olan insan, acaba bir takım tesadüf ve rastlantıların ürünü müdür?

İnsanlık tarihi kadar eski olan bu sorulara cevap bulma gayreti, değişik düşünce akımlarının doğurmuştur. “Felsefî fikirler” olarak ifade edebileceğimiz bu görüşler, iki ana grup altında mütalaa edilebilir. Birisi, tesadüf ve rastlantıları esas alan düşünce tarzı, diğeri de her bir varlığın gayeli yaratıldığını kabul eden görüş.

Dikkate şayandır ki, tesadüf ve rastlantılarla varlıkların izahını yapmaya çalışan felsefecilerin görüşleri devamlı birbirini tekzip eder tarzda olmuştur. Her felsefeci, bu konuda, başka fikirlerin yetersiz , sadece kendi fikirlerinin gerçek olduğunu ileri sürmüştür. Bu sebepten, neredeyse, felsefeci sayısı kadar farklı ifade tarzları ortaya çıkmıştır. Bunlardan, günümüzün evrim felsefesinin temelini teşkil eden tesadüfçü görüş, Milattan Önce 5. asırda Leucippus ve Democritus’la başlamış, Yunan Filozofu Epicurus tarafından Milattan Önce 300 yılları civarında iyice şekillendirilen bu görüş, atomcu felsefe tarzında şöhret bulmuştur. Bu felsefi düşünceye göre, canlılar dahil, evrendeki her şey, atom olarak adlandırılan küçük parçacıklardan meydana gelmiştir. Bu atomların bilinçsiz ve rastgele davranışları sonucunda, mümkün olan bütün canlı şekilleri teşekkül etmiştir. Ancak, sadece canlılığını devam ettirip çoğalabilen formlar daimî türler haline dönüşmüşlerdir. Bundan dolayı canlıların yapısında, bir gayeyi, bir plânı araştırmak gereksizdir. Meselâ, gözler görmek için yaratılmamış, şans eseri oluşmuştur. Hayvan şans eseri ona bir defa sahip olduğunda görmemesi imkânsızdır. Bu yüzden tabiattaki gözle görünen açık intizamın ve ahengin temel sebebi şans ve ihtiyaçlardır.

İlk insan Hz. Âdem’den itibaren gayeliliği esas alan düşünce sistemine göre ise, hiçbir şeyin başıboş ve tesadüf eseri olmadığı, bütün varlıkların belirli bir gaye ve hedefe göre plânlanarak yaratıldığı belirtilir. Günümüzde buna “Planlı Tasarım” deniyor. Amerikalı Biyokimyacı Michael Behe’nin öncülük yaptığı bu görüş, Darwin’s Black Box (Darwin’nin Kara Kutusu) kitabıyla şöhret buldu. Darwin Teorisine alternatif olarak ileri sürülen bu görüşe göre, Darwin zamanında hücrenin içini bilinmeyen bir “Kara kutu” olduğuna, hücrenin detayları anlaşıldıkça, burada “Çok kompleks bir tasarımın” bulunduğuna dikkat çekiliyor. Behe’ye göre, canlılardaki kompleks sistemlerin doğal seleksiyon ve mutasyonla, yani bilinçsiz mekanizmalarla ortaya çıkması imkânsızdır. Bu durum, hücrenin bilinçli bir şekilde tasarlandığını göstermektedir.

Yaratılış ve gayeliliği savunanlar; atomun etrafında saniyede 50 bine yakın devir yapan elektronun, bir an bile rastlantısal ve gelişigüzel hareket edemeyeceğini belirtilirler. Elektronların gelişi güzel hareket ettiği farz edilse, o elektronun hızla yörüngesinden fırlayarak, diğer atom sistemlerinin parçalanmasına ve neticede zincirleme atom reaksiyonlarıyla bir anda kâinatın atom bombası gibi infilak edebileceğine dikkati çekerler. Böylece, bir atom ve elektron hareketinin dahi ba­şıboş ve tesadüf eseri olamayacağını nazara verirler. Dolayısıyla, bütün varlıkların sonsuz bir kudret ve ilim sahibi tarafından plânlı ve gayeli yaratılıp idare edildiğini kabul ederler.

Materyalist felsefeyi savunan evrimcilerin en çok üzerinde durdukları konulardan birisi, “Varlıkların plânlı ve maksatlı yaratılmış olduklarını ileri sürmenin ‘bilimsel olmadığı’, böyle bir düşüncenin ‘dogmatik’ olduğu ve tartışılamayacağı” iddialarıdır. Niçin bu iddialarında ısrarlıdırlar? Çünkü, Selimiye’yi kabul edip, Mimar Sinan’ı kabul etmemek mümkün değildir. Dolayısıyla, “Selimiye Camii’ni bir “elin” yapmış olmasını düşünmek bilimsel değildir” deyip mantıklı düşünmenin önü kesiliyor ve her şey tesadüfe veriliyor. Tesadüfen çorba bile oluşmazken, dünyadaki sonsuz sayıdaki varlıkların tesadüfen meydana geldiğini kabul, onlara göre, bilimsel bir düşünce tarzı oluyor!

Aslında plânsız ve tesadüflerin ürünü bir varlığı incelemek yerine, plânlı tasarımın bulunduğunu bilerek araştırmanın çok daha mantıklı ve araştırma ruhunu kamçılayıcı olduğunu onlar da kabul ediyor. Ama maalesef, materyalist düşünceye olan bu dogmatik biat, mantıklı düşünmeye de ket vuruyor.

Bir insanın kullandığı gözlüğün mutlaka bir “elin” ürünü olduğu ve bunun bir gayeye göre ve ölçülü yapıldığında herkes hemfikirdir. Ama gözün yapısına gelince, o tadı tuzu eksik bir çorbayı dahi meydana getirmekten aciz tesadüfün doğaya bir armağanı(!) oluyor!

Her saniye binlerce değişik ve plânlı reaksiyonların cereyan ettiği hücreyi, bu materyalist felsefeye göre, bu hücrenin içersindeki DNA molekülleri idare etmektedir. Üstelik bunlar ‘Akıllı moleküller’ olarak adlandırılır. Bu moleküller hücrenin en ince ayrıntılarına kadar her şeyi bilecek, o canlının geçmiş ve geleceğini kavramış olacak. Tabiî bu yetmez, gerekli icraatları yapacak, hücreler arasındaki organizasyonu sağlayacak güce sahip bulunacak.

Sözün özü, bu moleküller bir ilah kadar ilim, irade ve kudrete sahip olmalıdır. Böyle bir düşünceyi savunanlar, bir ilahı kabul etmeyip, atom ve moleküller adedince ilahları kabule mecbur kalıyorlar. İşin garibi, tek ilahı kabul ederek meseleye yaklaşım bilimsel bir düşünce tarzı olmadığı gerekçesiyle hemen reddediliyor. Ama her bir atoma veya moleküler ilahi güçler atfetmek, geçerli tek bilimsel düşünce sistemi olarak takdim ediliyor. E artık bize de, “Bu kadarına da pes doğrusu” demek düşüyor.

Prof.Dr. Adem Tatlı

Total
0
Shares
Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Prev
Hadis inkarcılığının yöntem ve tehlikeleri

Hadis inkarcılığının yöntem ve tehlikeleri

Bilim ve felsefenin tarihine indiğimizde “evrenin kökeni meselesi” hep merak

Next
Küçük bir sinek bir kartalı taklit edebilir mi?

Küçük bir sinek bir kartalı taklit edebilir mi?

Bir yıldız böceği kendini dikkatle izleyenlere binlerce yıl gerçek bir yıldız